Sesimi duyan var mı ? - www.kafanagorehayat.com | www.kafanagorehayat.com

Sesimi duyan var mı ?

 

Yardım istiyorum, duyuyor musunuz? O, yardım istiyor farkında mısınız? Biz birbirimize yardım çağrısında bulunuyoruz, anlayabiliyor musunuz? Bizler, zihnimizin “imdat çığlığını” duyabiliyor muyuz?

Bir kitap…

Öncesi düşüncelerim, sonrası hissettiklerim.

Bundan iki yıl önce, öykülerimde yazdım, uzun süredir zihnimde keşfettiğim ilacı.

Bir ilaç keşfettim ben, toplumsal duyarsızlığa, bireysel depresyona karşı. Amerika’yı yeniden keşfetmekmiş sonradan fark ettim. Her şeyin çözümü, ama her şeyin, psikolojik sağlıklılıktan geçmekte. Ve biz ne yazık ki, bu anlamda hastayız. Hem de hepimiz.

İlaç ise, ruhsal dengemizi bize kazandıracak bir tedavi, psikolojik destek. Tedavi için önce hastalığımızın farkına varmamız gerekmekte. Farkına varalım ki, doktoruna başvuralım. İşte burası kilit nokta. Benliğimizin bizden yardım istediğinin farkına varabilir miyiz? Ne zaman? Ve hangi aşamada?

Ne zaman bir psikiyatriste başvururuz? Hangi ağrılarımızın ya da alışkanlıklarımızın psikolojik travmalar sonucu olduğunu anlayabiliriz? Takıntılarımızın, üzüntülerimizin hangi evresinde, “tamam artık tedavi olmalıyım” deriz?

Evet, sorularımızın cevabı kendimize. İlaç bende. Tıpkı, grip olmadan önce vitamin almak gibi, ya da olduktan sonra ilaca başvurmak gibi, biz de psikiyatriste başvuracağız. Hem de hastahanelerde sıraya girmeden, muayenehanelerin kapısını aşındırmadan. Daha hasta olmadan önce bir de.

Ee, nasıl?

Okuyarak.

Evet evet, okuyarak.

Bunu keşfettiğimde, çok mutlu olup doğruca kitapçıya gittim. Freud’un bir kitabını aldım kendime. O da ne? Hiç bir şey anlayamadım. Anlamlandırmak istesem de kendimle bağdaştıramadım. Böyle olmayacaktı. Okuyanın anlaması çok zordu. Biraz terminolojiyi öğrendim, biraz içeriğini ama yine de bana yararı olacak şekilde okuyamıyordum. Sonrasında, aklıma bir fikir geldi; bir konuyu anlamak, onu hikayeleştirerek anlatmak ile oluyordu. Bu yöntemi hem öğrenciliğimde hem eğitmenliğimde kullanmıştım. Öyleyse, neden insanlara, öykü ya da romanlarla travmaları ve onlarla nasıl başa çıkacağımızı anlatmıyorduk. Hem de belki…evet belki, gerçek yaşam hikayeleri ile. İşte o zaman psikolog ve psikiyatrist olmadığıma hayıflandım.

Bu düşüncelerim yıllar önceydi. Hatta iki yıl önce bir yazdığım hikayenin kahramanını bu işe soyundurdum ama işin ehli olmadığımdan, sadece fikrimi yazabildim, ilaç kaldı. Ama o zamanlarda da, şimdi de bunu yapan çok kişi varmış. Hastalarını, tedavilerini, psikoterapi yöntemlerini yazan psikiyatristler.

İşte bu doktorlardan birisi de Gülseren Budayıcıoğlu.

Bir yazar değil karşımızdaki yazar. Bir yazar olmaktan önce bir doktor. Yazdıkları, muayenehanesinden geçen gerçek yaşamlar. Hayatın içinden. Bizim içimizden. Bizim içimizdeki hayattan.

Kitaplarda yazmayanlar anlatılıyordu ona, o da olduğu gibi yazdı ve bize aktardı. Çok derin anlatmadı, çok özel terimler kullanmadı. Kullanmadı ki anlayalım. Verdiği tavsiyeleri kitaplarına koydu, bize ulaştırdı.

Camdaki Kız, özellikle; dıştan baktığımızda, “bu nasıl olur?” dediğimiz yaşam ayrıntılarının iç yüzünü anlatıyor bize. Acayip kararlarımızın nedenlerinden bahsediyor. ‘Geçmişte ne yaşadık ki bu yaşta bu kararı alabiliyoruz’u açıklıyor. Bunları anlamak için, cilt cilt, fasikül fasikül, tüm psikoloji kitaplarını okusak da, bir hikaye içindeki kadar güzel anlayamayız. İşte bunu yapmaya çalışıyor Gülseren Budayıcıoğlu.

Budayıcıoğlu’nun bir terimini öğreniyoruz bu kitapta.

“Kader Motifi”.

Nedir peki bu? Yine kendi açıklıyor; “çocukluğumuzdaki tüm duygulara bir renk verdiğimizi düşünelim ve hepsini bir kavanoza koyup sallayalım. Öfkeler siyah, endişeler gri, sevinçler pembe, mutluluk sarı, korku kahverengi… Kavanozdaki karışımda oluşan baskın renk, kader motifimizdir.” Ve kişiliğimiz oluştuktan sonra bilinçdışımız bize, o çıkan rengi yaşatmaya çalışır hep. En iyi tanıdığımız duyguya kaçıştır bu, bu bir korunmadır. Hep acı yaşamış bilinçdışı bizi mutluluğa çekemez. Bilemez çünkü bu duyguyu. Bu duygudan korkar.

Bilinçdışı, psikolojinin en önemli kavramıdır. Zihin, iki bölüme ayrılmış şekilde düşünülebilir. Bilinç denen küçük ve kesintili kısım ile, bilinçdışı dediğimiz büyük, karmaşık, muğlak, zamansız alan. Zamansız olmasına dikkat edin. Çocuklukta yaşanmış olmasına rağmen duygu, bugün gibi içimizdedir, yaptığımız her şeydedir.

Örneğin; çok titiziz. Ne var bunda değil mi? Evi kırklamanın, çok ama çok temiz olmanın ne kötülüğü var. Yok bir kötülüğü, sadece bu alışkanlığın bizde nasıl oluştuğunu bulmak lazım. Neden bir başkası böyle değilken biz böyle olduk. Belki de bu alışkanlıkla, “bilinçdışımızda, çocukluğumuzun ilk yıllarında bizi ihmal eden bir ebeveynden bize kalan, istenmediğimiz ve ‘kötü’ olduğumuz duygusundan arınmaya çalışmaktayız”. Hem de bunun bir hastalık olabileceğini ya da hastalığa giden yol olduğunu fark etmeden yaşamaktayız.

Çocukluk travmaları… Tüm hayatımızı şekillendiren.

Freud, çocukluk travmasını ‘kişinin ileride kolaylıkla dayanabileceği duygusal zorluklarla erken yaşta başa çıkamama’ şeklinde tanımlar. Başka bir deyişle, travmanın gelişimimiz üzerinde ciddi ve uzun süreli bir etki bırakması için bir yetişkinin bakış açısından baktığımızda çok kötü bir şey olması gerekmez. Ufak bir azarlama, konuşurken sözümüzün kesilmesi ya da birbirine bağıran ebeveynler…

“Kaderimiz aslında doğduğumuz evlerde yazılır”

Çocukluktur yetişkin olduğumuzda hayatımızı şekillendiren. Karakterimizi, kişiliğimizi oluşturan. Kendimden bilirim ben. Benim engelli kardeşime gösterilen aşırı ilgi ve sevgiyi çocuk kalbim anlayamamıştı. Bugün anlatılsa bile, anlasam bile, çok hak versem dahi, o zaman oluşan o rengi bu zaman değiştirmem çok zor. İşte ancak, fark ederek, okuyarak, anlayarak belki de bir yardım alarak yanlış boyanmış rengi silip yeniden boyayabiliyoruz.

Yetişkinler olarak hayattan memnun olma şansımızı etkileyecek şekilde yara almak için başımıza özellikle kötü bir şey gelmiş olmasına gerek yoktur. Küçük çocuklar oldukça sıradan şeyler karşısında bile son derece savunmasız olabilirler: ebeveynlerin kızgın olması çok korkutucudur; gerçekte güvende olsa bile, çocuk yoğun terk edilme korkusu ve çaresizlik hissedebilir. Birer canavar olmasalar da ebeveynler fazla korumacı ya da kontrolcü davranabilir veya zaman zaman ihmalkar ya da ilgisiz olabilirler. Çocuğun savunmasız, toy benliği, bu normal deneyimlerin gerektiği gibi hazmedilmesi için çok küçük kaldığından fazlasıyla yaralanabilir ve zarar görebilir.

“Annem sevgi görmeseydi bana sevgi veremezdi” diyen Güleseren Budayıcıoğlu, bu kitabında, her karakterde, çocukluğun bıraktığı izlerin yetişkinlikteki seçimleri nasıl etkilediğini, nasıl anlamlı kıldığını anlatıyor. Gerçek bir hayat hikayesinin  kahramanlarında kendinizden bir parça bulabiliyorsunuz. Hikayesi akıcı, tavsiyeleri yol gösterici. Çok edebi olmaması eleştirilerini göz ardı ederek okumanızı öneririm.

Keyifli okumalar…

(Burçak Şenler Sınmaz 11.09.2019)

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir