Sen susarsan ben lal olurum… - www.kafanagorehayat.com | www.kafanagorehayat.com

Sen susarsan ben lal olurum…

Bir sahil kasabasında tek başına tatilin çekiciliğinden bahsetmişlerdi. Tek başına tatilin nesi güzel olabilirdi ki, zaten hep teksen. Yine de fena olmadı diyordu içinden; hiç olmazsa o keşmekeşten, kalabalıktan, iş ortamından, gülümsemek zorunda kaldığı insanlardan uzaklaşmıştı. Onları aramıyordu aramasına ama konuşacak birini istiyordu canı, şöyle gerçekten konuşabileceği, candan, sakınmadan… “Aman neyse” diye geçirdi içinden.

Kaldığı otel, geçen seneki o her şey dahil otel gibi değildi; pansiyon gibi ama daha bir otelimsi. Deniz kenarında, tek katlı, beş odası olan bir işletme. Mavi beyaz yapıp her yeri, odaların ismini de Yunanca koymuşlar ama çok da milliyetçiliğine dokunmamıştı bu durum. Yunan müziği dinlemek gibi diye düşündü sadece, kalmaya başladıktan iki gün sonra dikkatini çekince. Küçük bir kasabaydı burası, dolaşacak pek bir yeri yoktu bir iki sokak14463050_10154670934372249_7139337982738586944_n dışında. Kıvrıla kıvrıla tüm kasabayı saran bu sokaklarda da Rumlardan kalma taş evler vardı, ilgi çekici. Bu evlerde yaşamın devam etmesi anlamlıydı, Haldun için. Yıllar öncesinden kalmış şeylere bakıp bakıp onları kullanmadan orada bırakmayı sevmiyordu. Hayatta her şey işlevsel olmalıydı ona göre. Ayrıca Anadolu, tarihle dopdolu toprak demekti; ya içlerinde yaşayacağız ya da yıkıp kendimize yer açacağız. Bunları düşünerek poğaça almaya gitti, eski fırından. Taş evlerin kapı kenarlarındaki çiçeklerin kokusu sarmıştı etrafı. Herkes kapısının önünü süpürmüş anlaşılan, tertemizdi yollar. Evlerin iç avluları vardı bahçe olarak kullanılan, begonvillerin sardığı yüksek duvarlar nedeniyle dışarıdan görülemeyen. İçeride koşuşturan çocuk sesleri, iş yapan birilerinin hareketleri duyuluyordu, “yaşamın sesleri” dedi kendi kendine gülümseyerek.

14463749_10154670938542249_1809306959_nHer sabah kahvaltıda denizi gördüğü köşe masaya oturmaktaydı tek başına Haldun, elinde ya gazete ya dergisiyle. Kitap getirmişti yanında getirmesine ama çevreye bakınmaktan, otel müşterilerinin konuşmalarında geçen kelimelere takılmaktan uzun soluklu okuma yapamıyordu kahvaltı esnasında. Ancak deniz kenarında, belki bir iki sayfa… O da zor, bir türlü okumaya veremiyordu kendini. Bu tatil de böyle geçecekmiş diyordu içinden; okumadan, dinlemeden, konuşmadan sadece etrafı izleyerek.

Ertesi sabah kahvaltı için kalktığında, her zaman oturduğu masada başka biri vardı, bir kadın… Oturmuş, telefonunda bir şey okuyarak kahvaltısını yapıyordu. Kendisinden önce gelmiş olan çocuklu aile yan gözle Haldun’a bakıyordu; bir kural olmasa da onlar köşe masaya, Haldun da onların rahat ettiği geniş masaya oturmamıştı üç gündür. Neyse, bir gerideki masaya oturdu; çok da sorun değildi ama rutinin bozulması biraz rahatsız etti onu. Halbuki rutini bozmaya çıkmıyor muyuz tatillere, diye düşündü. Sonra aklına tatillerini bile bir rutin içinde sürdüren arkadaşları geldi. Güven duygusu mudur hep alışılmışı yapmak, tembellik mi karar veremedi.

Kendi yerine oturan ufak tefek kadına gözü takılıyordu zaman zaman. Kimseyle konuşmadan tek başına kahvaltısını yapan kadın, telefonuyla ilgilenirken bile etrafa neşeli ve enerjik olduğu havasını veriyordu. Dururken bile bir insan nasıl biri olduğunu yansıtabilir mi? Yansıtıyordu işte. Daha sonrasında, tüm davranışlarına yayılan neşesinin nedenini, nasıl böyle olabildiğini sorduğunda aldığı cevap da şaşırtacaktı Haldun’u. Ancak hemen kurulamadı  bu arkadaşlık.

Ertesi sabah Haldun saatini kurarak erken kalktı, köşe masayı kaptı. Köşe kapmaca yüzünden gazete alamamıştı o sabah, kitabını açıp kahvaltının hazırlanmasını bekledi… Kahvaltının sonuna doğru Elif çıkageldi. Masayı kapmış olmasının Elif tarafından görülmesiyle rahatlayıp gülümsedi Haldun. Önceki günlerde daha huzurlu diye seçtiği köşe, şimdi huzurunu ortadan kaldıracak bir yarışa neden gibiydi. Oysa buraya gelmeden önce, hatta Elif o masaya oturmadan önce hiç de böyle bir amacı yoktu; tek isteği sakin, huzurlu bir kahvaltı yapmak, denizi seyretmekti. Kendi kendine huzurundan vazgeçmişti… Elif dün sabah oturduğu masaya baktığında Haldun’u görüp bir iki saniye durakladı, sonra onun gülümsemesine “günaydın” ile karşılık verip  yan masaya oturdu. Haldun bir önceki gün bunu yapamamış olmanın ve hatta bu sabah bir planla bu köşeyi kapmanın ezikliğini duydu birden, neden böyle davranmıştı? Hatta neden hep böyle davranırdı? Neden hep böyle davrandığını düşünürken, denizi görmek için çaba sarf ettiği bu masada denize değil de, biraz önce kendisine “günaydın” diyen tanımadığı bu kadına baktığını fark etti, kafasını çevirip çevresine bakındığında da, tüm masalardan denizin görülebildiğini.

Suskun Haldun, sessiz… Böyle tarif eder arkadaşları, sorsanız. Bu o, başka türlü olamaz kendisine sorarsanız da. Hatta Elif’e anlatacak sonrasında arkadaş olduklarında, bu özelliğinin engellediğini Gamze’ye olan duygularını söylemeyi. Yine sessiz kalıyor, Elif ona selam verdiğinde, konuşmak istemesine rağmen.

Kasaba çok küçük, otel daha küçük, günün her saati karşılaşıyorlar Elif’le. İkisinin de tatilci olması, aynı otelde kalması ilk yakınlık nedenleri, aynı masayı seçmeleri ikinci;  en önemlisi ise artık birbirlerine dikkat etmeleri.

O gün, akşam yemeği için sahildeki balıkçıya gidiyor Haldun. Deniz tarafındaki masalardan birine Elif oturmuş. Zaten deniz kenarında iki masa var topu topu, diğerine yöneliyor. Bir an kararsız kalıyor, Elif’e arkasını dönerek mi otursun?.. Öbür türlü de çok yüz yüze olacak? “Of! Arada boşluk var nasıl olsa, çok da yüz yüze sayılmaz, arkamı dönmek ayıp olacak şimdi”. Tam karşısına denk düşen sandalyeye değil de diğerine oturuyor ve oturur oturmaz, “niye ayıp olsun” diye düşünüyor, hiç tanımadığı bir insan sonuçta. Eh işte, ‘bir selam’ın kerameti! Kendinizi borçlu hissettirir. Elif, Haldun masaya oturur oturmaz ışıl ışıl gülümseyerek “iyi akşamlar” diyor. O, daha önceden gelen mezelerine başlamış bile, bir de yirmilik rakısı var masada. Aslında şarap planlamışken Haldun da rakı istiyor. Bir müddet sessiz kalıyorlar, bir iki bakışları karşılaşıyor, gülümsüyorlar ve önce havaların yumuşaklığından, kasabanın şirinliğinden, otelin rahatlığından sonra genel ülke şartlarından ve bir otuzbeşliği de ortak içmek için ısmarladıktan sonra kendilerinden bahsetmeye başlıyorlar birbirlerine, yabancı birisine yeniden kendini anlatmanın cazibesiyle. Yaşları iyi kötü sakınmadan kendilerini ortaya dökmeye müsait, beğendirme çabası da olmayınca bir rahatlıyor Haldun. Ancak konuşma Elif’in sayesinde başladığı gibi Elif’in sayesinde devam ediyor. Elif ilk sohbete başlarken “ben çok konuşurum, sizi sıkmayayım, arada susup size de fırsat vermeliyim” dediğinde Haldun, “siz susarsanız ben lal olurum” deyiveriyor. Diyor demesine de, ya içkinin etkisiyle ya da Elif’in samimiyetiyle daha ilk geceden, unutamadığı kızı, Gamze’yi anlatıyor, hiç sakınmadan.

Aynı akşam, sonrasındaki diğer akşamlarda da olacağı gibi, yemek ve sohbetin ardından birlikte döndüler otele. Köşe masada oturup denizi seyrederek kahvelerini içtiler. Bir iki Gamze’yi sordu Haldun’a Elif, ayrılıp odalarına gittiklerinde ise bütün gece Haldun’la Gamze’yi düşündü. Seven erkek olduğuna pek inanmadığından garip gelmişti Haldun’un Gamze’yi anlatışı. Sevgiyi, aşkı seviyordu, öykülerini de. Dinlerken Haldun’u, bir Haldun’un bir Gamze’nin yerine koydu kendini, ara ara da aklına geldi eski aşkı ve hayal kırıklıkları. Sabah uyandığında tek bir şey vardı aklında; Haldun’a yardım etmek, hem de hiç düşünmeden Haldun’un bunu isteyip istemediğini.

Kahvaltıya çıktığında köşe masa boştu, oturmadı Elif, diğer masaya geçip telefonundan oyununu açtı. Kahvaltısına başlamıştı ki Haldun geldi, Elif’in masaya oturmamış olmasına üzülsün mü sevinsin mi bilemedi. Köşe masaya doğru yürürken;

–Günaydın, diye çekingen bir selam verdi.

-Günaydın, buyurun isterseniz birlikte yapalım bu güzel kahvaltıyı.

Bu teklifine çok mutlu oldu Elif’in.

-Nasıl böyle her gün, her saat, hatta her an neşeli olabiliyorsunuz? diyerek oturdu masaya.

-Ben hayatta neşeli rolüne talip olan insanlardanım. Bakın aslında, çocukluğumda bir kukla tiyatrosunda karar verdim hayatım boyunca nasıl bir insan olacağıma. Oyunda kuklalar insan olmak istiyorlardı, kuklacı herkese bir rol seçmelerini ve insan olduklarında bu rolü en güzel şekilde oynamalarını söyledi. Rolünün gereklerini yerine getiremeyen, tekrar eski haline dönecekti. Oyun sona erdi, ışıklar yandı, kuklacı sordu bizlere “Siz bu hayatta hangi role talipsiniz?” diye.İşte… Üzülsem de hep gülmeliyim ben, yoksa tekrar eski halime dönerim.

Bu yanıt güldürdü Haldun’u. Gördüğü andan bu yana gülümsetiyordu ya zaten Elif her davranışıyla, şimdi anlattıklarıyla gülümsetmenin ötesindeydi.

-Nasıl, uyuyabildin mi güzelce?

-Evet, dedi Haldun, başta biraz uzanıp düşündüm, sonra dalmışım.

-Gamzeyi mi?

-…

-Gidip konuşsan Haldun?

-Hayır hayır gitmem.

-Neden?

“Sen anlayamazsın, gidemem” derken, nasıl anlatacaktı ki bu kadına yetiştiği çevreyi, otuzsekiz yılda oluşturduğu yapıyı! Sadece “anlayamazsın” dedi ve devam etti;

-Hem ben unutmuştum onu. Sen dün akşam o filmden bahsederken, adamın gamzesinin sağda mı solda mı olduğunu sorduğunda geldi aklıma tekrar. Samimiyetine güvenerek sormak istedim sana; Gamze’ye  nasıl davranmalıydım diye… Öylesine yani.

-Nasıl unutmuştun? Nedir unutmak?

-Aklımdan çıkardım, düşünmüyorum.

-Ama bu anlamda unutmak çok da iradi bir tavır değildir. “Hadi unutayım” deyince unutamaz ki insan, “hadi gideyim”deki gibi.

-Biliyorum, düşünmeye düşünmeye unutacağım.

-Peki, dediğin gibi olsun ama senin gibi düşünmüyorum, sözlüğe bakarsan unutmanın tek bir anlamı yoktur. Anlamları da yollarını gösterir zaten bize.

-Unutmak unutmaktır, düşünmemektir.

Kahvaltıyı çoktan bitirmişlerdi, öğleden sonra plajda buluşmak üzere ayrıldılar. Haldun odasına girer girmez internette “unutmak”ın anlamlarını aradı:

  • Aklında kalmamak, hatırlamamak,

  • Bir şeyi dalgınlıkla bir yerde bırakmak,

  • Bir şeyi yapamaz duruma gelmek,

  • Bağışlamak,

  • Gereken önemi vermemek, üstünde durmamak,

  • Hatırdan, gönülden çıkarmak,

Evet, altı ayrı anlamı varmış, o sadece birincisini biliyormuş.

Plaja gittiğinde Elif yoktu daha; iki şezlongun boş olduğu şemsiyeyi seçti, hem görebilmek hem görülebilmek için de oturarak bekledi. Çok geçmeden geldi Elif ışıl ışıl, enerjik. Hikaye yazdığını anlattı Haldun’a, filmlerden bahsettiler, Aamir Khan’ın fimlerinden özellikle, sonra şiirden… İkisi de Cemal Süreyya, Özdemir Asaf, Edip Cansever ve Nazım hastası…

-Gamze de şiir sever mi?

Diye sorunca Elif, sustu birden Haldun:

-Bilmem…

-Neler konuşurdunuz?

-Ben onu unutmak istiyorum Elif!

-Peki.

Sustu Elif de, halbuki unutmak öyle olmaz demek istiyordu, “unutmak istiyorum” diyerek.

Ertesi gün kasabayı dolaşırken kendiliğinden açtı Gamze konusunu Haldun “bak aklıma ne geldi” diyerek; Elif hiç yorum yapmadan dinledi, kaşınan yaranın kopan kabuğunu ve tekrar tekrar kanamasını gördü.

Kahve için oturduklarında;

-Birbirimizi hiç tanımadan bir gün içinde nasıl dost olduk Haldun? dedi Elif gülümseyerek.

-Senin sayende.

-Yok, senin! Ben çok konuşurum ki! Gülerim, ağlarım, kendi kendimle barışık, dışa dönük yaşarım… Ben zaten böyleyim ama sen daha bir “ağır abi” modunda, içe dönük, sessiz sakinsin. Eğer benimle konuşmaya katılmasaydın, bana zaman ayırmasaydın bu arkadaşlık olmazdı. Arkadaşlığımızı başlatan aslında sensin, olduğundan farklı davranmayı kabul edip gülümseyerek bana katılmakla.

Sadece gülümsedi Haldun.

-Sen hikayeler de yazıyorsun ya Elif, benden hiç hikaye çıkmazdı biliyor musun…

-Bunu demen bile bir hikaye konusu, asıl sen bunu biliyor musun!?

Güldü Elif.

-Ne yazardın mesela?..

-Arkadaşlığımızı yazabilirdim.

-Şu iki günü mü?

-Evet. Gerçi kadın-erkek arkadaşlığında Freud’a biraz hak veririm, benim hak vermeme ihtiyacı olmasa da, deyip kahkaha atınca Elif, Haldun da güldü.

-Dostluk, arkadaşlık, sevgililik… Hep bende olmayana sahip olana sahip olma isteği… Bunun için de cinslerde en büyük eksiklik, diğer cinsin sahip olduğu: kadında erkeğe ait duygular, erkekte kadına ait. Bu yüzden, bir kadınla kuracağım arkadaşlıktan farklı senle olan. Kadın erkek olarak karşılıklı olmak aşka ait duyguları harekete geçiriyor, bu gerçekten aşk olmasa da, sadece o duygular harekete geçiyor ve hemcinsimizle olan arkadaşlıktan farklı duygular taşıyor, heyecan gibi, diye devam ederken Elif,

Haldun, Elif’in konuşmasını bölmeden mırıldandı, “Gamze’yle arkadaş olarak başlasak farklı olabilirdi”

-Bak Haldun, Gamze..

İşte o an daha sözünü bitiremeden, yüksek sesle, “Yeter!” diyerek susturdu Elif’i.

-Kötü bir şey yapıyor ve sürekli Gamze’yi hatırlatıyorsun! Benim unutmam lazım!

-Unutmak düşünmemekle değil, daha çok konuşarak olur, anlatarak olur. Susarak önem veriyorsun. Önem vermemek ise ancak bağışlamakla olur; hatırdan, gönülden çıkarmanın tek yolu bu.

-Kastın var bana, unutturmuyorsun!

Sustu Elif aniden. Enerjisi de ışıltısı da kaybolmuştu, anlaşılamadığını fark ettiğinde. O kadar Gamze’yle doluydu ki Haldun, Elif’i üzdüğünü fark edemedi bile. Sustu Elif, yine de gülümsedi. Halbuki şimdiye odaklanabilse, anı yaşayabilse, anın içinde olarak unutacaktı eski sevgilisini kalbi kırık adam. Ama daha öncesinde anlamalıydı, anı seyretmek yerine anda olmayı; zordu anlamak, anladıktan sonra yapması çok kolay olsa da.

Akşam otelde yemek yediler birlikte, bu kez şarap içtiler. Çok konuşkan değillerdi, Elif konuşmadıkça Haldun da sessizleşiyordu. Ne demişti? “Sen susarsan, ben lal olurum”. Gerçekten de öyleydi. Birden aklına geldi Elif’in, “ya Gamze de aynı yapıdaysa?!”. Yapabileceği bir şey yoktu, yardım etmek istemişti ama herkes sadece kendisine yardım edebilirdi.

Her görüştüklerinde, sevdikleri şairlerin şiirlerini paylaştılar. Tatil boyunca bir arada oldular, konuştular, güldüler…Tatil bittiğinde ayrılırken Elif, telefon numarasını verdi Haldun’a, “istediğinde arayabilirsin” diyerek. Ondan almadı ama… İstedi ki, bir kere de o aramadan, o konuşmadan konuşsun Haldun…

Elif sustu!.. Haldun?..

…..

images-4Sabahtan bu yana ha yağdı ha yağacak derken başlamıştı işte yağmur, hem de öyle alıştırarak usul usul değil, aniden tüm şiddetiyle. Kaç gündür yağmur sıkıntısı vardı havada. Yarın günlük güneşlik olacaktı, bu yoğun yağışın ardından. “Sıkıntılar da böyle, arkadan gelecek güzel günlere gebe değil midir?” diye düşündü işyerinin kapısından çıkarken, mesai bitiminde. Sonrasında ise kalabalık yolda yürümeye başladı ve giderek hızlandırdı adımlarını. Yağmurdan kaçmaya çalışırken daha fazla ıslanmıştı Elif. Çok değil, on dakika erken çıksa, bu yağmura yakalanmamış olacaktı. Yolun karşısındaki kafeteryayı gözüne kestirdi. Karşıdan karşıya geçmeye yeltendiğinde sağ tarafta, onca kalabalığın içinde, yağmurluğunun kapüşonunu gözlerine kadar indirmiş, kendisine doğru yürüyen Haldun’u gördü, “Olamaz! Bu şehir küçük bir ülke kadar, milyonlarca insan var ve…”. Haldun da Elif’i gördü, duraksadı. Bir iki saniyelik şaşkınlıktan sonra, her ikisi de gülümseyerek birbirlerine sarıldılar. Yağmura aldırmadan birbirlerine baktılar öylece durup.

Elif:

-Karşıdaki kafeteryaya bir sıcak kahve içip kurumaya gidiyordum. Vaktin varsa, gel kahve içelim, dedi.

-Tabii tabii iyi olur, ben de bir kahve içerim, dedi Haldun ışıl ışıl gülümseyerek.

Tatilleri gibi güzel geçen bir kaç saatin ardından ayrıldılar. “Unuttu mu Gamze’yi acaba?” diye düşündü; sormamıştı, o da hiç bir şey söylememişti. Haldun zaten çekingendi de, ilk kez nasıl davranacağını bilemedi Elif ayrılırken…ancak ayrıldıktan sonra bildiği tek şey vardı, Haldun ile tekrar görüşmesinin yine bir raslantıya bağlı olduğu…

….

Böyle devam edebilirdi hikayemiz eğer Haldun sustuğunda Elif de sussaydı, ama…

…..

images-4Sabahtan bu yana ha yağdı ha yağacak derken başlamıştı işte yağmur, hem de öyle alıştırarak usul usul değil, aniden tüm şiddetiyle. Kaç gündür yağmur sıkıntısı vardı havada. Yarın günlük güneşlik olacaktı, bu yoğun yağışın ardından. “Sıkıntılar da böyle, arkadan gelecek güzel günlere gebe değil midir?” diye düşündü işyerinin kapısından çıkarken, mesai bitiminde. Sonrasında ise kalabalık yolda yürümeye başladı ve giderek hızlandırdı adımlarını. Yağmurdan kaçmaya çalışırken daha fazla ıslanmıştı Elif. Çok değil, on dakika erken çıksa, bu yağmura yakalanmamış olacaktı. Haldun, “gelip seni alacağım” dememiş olsaydı, sonrasında da “işim çıktı sevgilim, gelemiyorum” demeseydi… Yolun karşısındaki kafeteryayı gözüne kestirdi. Telefonu çaldı, Haldun’du arayan;

-Neredesin sevgilim, çıktın mı?

-Evet evet, çok ıslandım Haldun. Bulvardaki kafeteryaya gidiyorum, bir sıcak kahve içip kurumaya. Seni bekleyeceğim. Geçerken beni alır mısın, bu yağmurda taksi bulmam imkansız!?

-Tamam, iyi olur Elif’im! Biraz gecikeceğim ama bekle birlikte içelim kahvelerimizi. Ne zamandır gitmedik o kafeye, dedi Haldun telefonu kapatırken.

Elif huzurla gülümseyerek telefonu kapattı, iyi ki susmamıştı!

(Burçak Şenler Sınmaz- 01.Ekim.2016)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir